aladin
Katılımcı
 
Puan Etiketi: 30
Offline
Mesaj Sayısı: 488
|
 |
« : Aralık 28, 2007, 11:29:09 » |
|
özellikle anne babalara.........
> > > Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri.. > > Yazan: Doğan Cüceloğlu > > Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi > olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız > öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin > farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri > ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav > ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih > bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla > tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini ayılar yer" > düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana > tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, > şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. > > Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra > öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin > psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam > ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor. > > Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders > çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım > öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti: > > "Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? > > "Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini > " > > "Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin? > > Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan > kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul > edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin > mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.' > > Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; > o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi. > > O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının > erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe > verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, > hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım. > > "Nasıl yani?" dedim. > > "Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği > için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma > kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, > kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden > geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi > akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor." > > Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek > eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre > yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir > süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. > Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun > iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık > sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl > etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş > olmalıydı. > > Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los > Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun > ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. > "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir" dedi ve > iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını > söylediler" dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, > Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, > onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim. > > Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, "isterseniz beraber gidebiliriz," > dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi > söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk > civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George > orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en > ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. > > Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi > çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken > onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık > farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, > babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını > alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi > konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da > çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. > Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite > öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç > çocuğumdan hiç biriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. > Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere > kızdım, sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren > kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki > öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz > çökerek konuşan dede George'a, "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek > konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar > küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki > 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor > musun?' diyordu. > > O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu. > > Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi > Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça > varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, > çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. > Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre > telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta > imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. > Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, > bize durumu şöyle açıkladı: "Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört > saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. > Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, > büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş." > > Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği > belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. > Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' > olmayacak. > > Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?" > > "Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman > geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim > çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" > diye sordum. > > "Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan > çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu. > > Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın > karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi > yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de > acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra > babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm > çocuklarına içim yandı. > > Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirim'le > ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, > verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim?' > sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin içinde yetiştiği ortamı > görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam > verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da > doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze > konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen > güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir. > > > Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, > seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak > değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde > çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur. > > Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş > boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
|