kelimat
Okur

Puan Etiketi: 13
Offline
Mesaj Sayısı: 97
|
 |
« : Şubat 28, 2008, 16:19:09 » |
|
Rabbimizi hakkıyla tanısak, bize yeter!*
Kur'an-ı Azimüşşan biz Müslümanlara, *"Hasbunallah ve ni'me'l vekîl" (Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.)* dememizi emretmektedir. Âl-i İmran Sûresi'nin 173. âyetinde meâlen şöyle buyrulmaktadır:
*"Onlar ki, (bir kısım) insanlar kendilerine: 'Şüphesiz insanlar (düşmanlarınız), gerçekten size karşı toplandılar; işte onlardan korkun!' dediler de (bu) onların imanını artırdı ve: 'Allah bize yeter! Ve (O) ne güzel Vekildir!' dediler." *
Sahâbe-i kiram, kendilerine, "Müşrikler şu kadar büyük orduyla üzerlerinize geliyor, onlardan çekinin, savaşmayın, yurdunuza dönün!" denilince, işte böyle demiş ve daha büyük şevkle, azimle kâfirlerin üzerlerine yürümüşlerdi.
Kur'an her âyetiyle, her hükmüyle de mu'cizedir ve günümüze de bakmaktadır. Günümüzde de "kâfirlerin askeri şu kadar, silahları bu kadar, onlarla nasıl savaşacaksınız, teslim olun!" diye propaganda yapanlar yok mu? Cenab-ı Hakkı hakkıyla bilen, tanıyan bir Mü'min ise yeryüzündeki bütün kâfirlerin ve onların elindeki bütün silahların Allahu Azimüşşan'ın gücü ve kudreti yanında bir sinek kanadı kadar değerinin olmadığını bilir.
Günümüz Müslümanı Yaratanını, Rabbini hakkıyla tanımıyor. Yaratılış gayesini bütünüyle unutmuş gözüküyor. Geliniz bizler gözümüzü bu "Hasbunallah ve ni'me'l vekîl" âyetine çevirelim ve dersimizi ondan alalım. İnsan olarak yaratılış gayemizin ne olduğunu, Rabbimizi nasıl tanımamız gerektiğini öğrenmeye çalışalım:
Bu âyet-i kerime (Âl-i İmran/173) diyor ki, "Allah sana kâfidir" bu ne demek?
Kendi vücudumuza bakalım. Vücudumuz, 1001 ism-i İlâhinin tecelliyatının merkezidir. Kalb, tecelligâh-ı Rabbânî'dir. Allahu Teâla, göz, kulak denilen âzâları, duyguları, tecelliyât-ı Rabbaniyeyi anlamamız için vermiş.
İnsan vücudu, âdeta küçücük bir âlem gibidir. Âlemde ne varsa küçük bir mikyasta insanda bulunmaktadır. Nur-u Muhammedî itibariyle kâinatın hülasası olmuştur. Şu sır Ehlullahta inkişaf ettiği zaman, birden bire bütün âlemi âyine-i ruhunda seyreder.
İnsan, zahiren küçük görünürken âdeta bütün âlem ona hizmet ettiği için Arş-ı Rahman olmuştur. Kâinatın yaratıcısı olan Allahu Azimüşşan, Arş-ı Rububiyeti olan kalb üzerine tecelli eder, bütün âlemi orada hizmetçi eder. Cennet, melek, mevcudat, güneş hep hizmetkârdır. İnsan açılsa âlem olur. Âlem küçülmüş maddeten insan olmuş. Maddeten böyle olduğu gibi, vücub âlemi itibariyle de âlemde ne kadar tecelliyat varsa, insanda nümunesi vardır. Meselâ; âlemde levh-i mahfuz var, bunun nümunesi olarak insanda hâfıza var. Âlemde orman var, insanda kıllar var. Âlemde dağlar var, insanda eğri büğrü hudutlar var.
İnsan bu şekilde âlemin hülasası olduğu gibi, aynı zamanda bir "mektup"tur. Bu mektub-u İlâhiyi Cenab-ı Hak yazmış." Namaz vasıtasıyla günde beş defa hazırlanacaksın, resm-i geçitle huzurumdan geçireceksin!" diye emretmiş. Tıpkı diğer mevcudat gibi. Bütün mevcudat bahar mevsiminde resm-i geçit yapmaktadır. Allah bizzat mahlukatını seyretmek ister. Allah, insana akıl ve şuur vermiş. Kâinattaki bu resm-i geçidi insan da seyretmektedir. Kâinattaki tesbihatı hem kendisinde hem âlemde anlaması için insanı yaratmıştır. İnsan, kulağına kulak verecek olsa, *"Ya Semi'!"*dediğini , midesine kulak verecek olsa, *"Ya Rahman! Ya Rezzak!" *dediğini, hastalıklara kulak verecek olsa, *"Ya Şâfi!"* dediğini, ayrıca yerin, göğün, bütün âlemin Allah'ı zikrettiğini işitecektir. İşte Allah bu zikri duymamız için bizi yaratmış.
*Allahu Teâlâ insanı üç şekilde âyine yapmış?*
İnsanı kâinatın bir hülasası olarak, üzerinde 1001 esmasının okunabileceği bir mektup suretinde yaratmış olan Allahu Azimüşşan, bu şekilde yarattığı insanı 3 şekilde kendine âyine yapmıştır. Bu üç şekil âyineye bakıldığında Rabbimizi daha rahat tanıyabiliriz. Şimdi bu üç âyineye bakalım:
1. İnsan *ZIDDİYET* itibariyle âyinedir. Bunu anlamamız için 6 Sıfat-ı Selbiyeye bakmamız lazımdır:
1.İnsan mümkinü'l vücut'tur. Allah Vacibü'l Vücud'tur.
2. İnsan kadîm değildir. Allah Kadîm'dir.
3.İnsan bâki değildir. Allah Baki'dir.
4.İnsan hâdistir. Allah Muhalefetü'n lilhavadistir.
5.İnsan Allah ile kâimdir. Allah kimse ile kâim değildir.
6.İnsan bir değil, muhtelif maddelerden mürekkeptir. Allah maddeden mücerreddir, bir tanedir.
İşte insan bu şekilde zıddiyet itibariyle Rabbine âyinedarlık yapmaktadır. Yani; Mümkinü'l Vücud olmasıyla, Vacibü'l Vücud'a, kadîm olmamasıyla, Allah'ın Kıdem'ine,
Ölümüyle Allah'ın Bekâ'sına, hâdis olmasıyla Allah'ın hâdis olmamasına... Ayakta kendisi durmaması itibariyle mürekkeptir. Vücudundaki maddeler yan yana gelmiş, öyle ayakta durmuştur. Allah ise bizatihi kâimdir. İnsan çok maddeden mürekkeptir. Allah maddeden mücerreddir, bir'dir, şeriki yoktur. İşte bu şekilde Cenab-ı Hakkı takdis ederiz.
Zıddiyet itibariyle âyinedarlık ne demek biraz daha açalım:
Biz hastayız, Allah Şâfi'dir...
Biz zaifiz, Allah Kavi'dir.
Biz muhtacız, fakiriz, Allah Ğani'dir.
Biz köleyiz, Allah u Teâlâ seyyidimizdir.
Biz âciziz, Allah Kadir'dir.
Biz Ölüyüz, Allah Hayy u Bâkî'dir.
2. *NÜMUNE *itibariyle âyinedarız. Allahu Teâlâ'nın 7 Sıfat-ı Sübutiyesi var. Bu 7 sıfatın cüz'i bir numunesi de insanda var. Allahu Teâlâ kendisini tanımamız için bu sıfatları (Görmek, işitmek, konuşmak, ilim, hayat, irade, kudret) bize vermiştir.
Görmek: Allah Basîr'dir. İnsan da görür. Şayet Rabbimiz bize görmeyi vermeseydi, Yaratanımızın "görücü" olduğunu nasıl anlayabilirdik, nasıl anlatabilirdik? Göze bak, Basîr'i düşün! Kulağa bak, Semi'i düşün! Aklına bak, Alîm'i düşün! Kalbine bak, bizim hayatımız varsa, Allahu Teâlâ'nın da hayatı var. Eline bak, kudret ve irademiz varsa, Allah'ın da kuvvet ve iradesi var. İşte bu şekilde 7 sıfatın nümunesi insanda vardır. Bunlar Allah'ı tanımanın ana temelidir. Bir kimse, "Rabbini bana târif et?" dese, işte bu 7 sıfatla târif ederiz: "Rabbim görür, işitir, konuşur, bilir, hayat sahibidir, kudret sahibidir, irade sahibidir" deriz. Allah kendini târif ettirmek için bu yedi sıfatı bize vermiştir. "Allah görür. " Peki görmek nedir? "Allah işitir" Peki işitmek nedir? Bu duygular bizde olmasaydı nasıl bilecektik? Bu yedi sıfat, insana mesuliyeti yükseten nesnelerdir. Cenab-ı Hakkın binbir isminin ana merkezidir.
*İnsan, Cenab-ı Hakkı tanıtan mükemmel bir nakıştır*
İnsan görmek, işitmek, tatmak, ilim sahibi olmak gibi duygularına bakıp bunların nereden gelip bize yapıştığını düşünmelidir. İnsan bir damla meni halinden çocuk halinde dünyaya geldikten sonra yavaş yavaş tekâmül eder. Düşüncesi gelir, ilmi gelir, kuvveti gelir, iradesi gelir. 15 yaşına gelince, "Bunlar benimdir!" der. İnsan bu duyguları hangi dükkandan, nereden getirdiğini sormaz, birden zapteder ve zalim olup çıkar. "Ben görüyorum! Ben işitiyorum! Ben biliyorum! Ben konuşuyorum! Ben irademle yapıyorum! Ben kuvvetimle yapıyorum!" der. Tam bir Firavun olur.
Bu böyle devam eder. Bir de bakar ki ihtiyar olmuş. Göz görmemeye, kulak işitmemeye, dil ve hafıza bozulmaya, eli titremeye başlar. Kalpte arıza başlar, ameliyat olur. Derken birden vefat eder. Ondan sonra ne göz görür, ne kulak işitir. Öyleyse fanidir. Demek başkasının malıdır. Allah bu 7 sıfatı bize kendisini tanıttırmak için vermiştir. Onun için haddimizi bilip, NÜMUNE itibariyle Rabbimize âyinedarlık edip, bu 7 sıfatı, Rabbimizin emri istikametinde kullanmamız lazımdır.
Şimdi 3. Âyinedarlığa bakalım. İnsan *NAKIŞ* itibariyle Rabbine âyinedarlık eder, Rabbini tanıttırır.
İnsan acaip bir nakıştır. Cenab-ı Hak insanı mükemmel şekilde süslendirmiştir. İnsan san'at itibariyle dünyanın en güzel bir sanatıdır. Allahu Azimüşşan insanı en mükemmel surette yaratmıştır. Meselâ dile bak! Su, hava, toprak, güneş unsurları yan yana gelmiş bir et parçası olmuş. Bu bir parça et nasıl konuşur? Beyindeki düşüncelerin hepsine nasıl tercüman olur? Haydi bunu izah et bakalım?.. Dünyada ne kadar nimetler varsa hepsinin ufak ufak tadları içinde vardır. Bütün İlâhî nimetleri ölçecek, ona göre de değer verecek. Bütün dünya san'atkarları toplansa, yan yana gelse, bu dilin benzerini yapmaları mümkün müdür? Hem konuşma kabiliyeti var, hem tat alma kabiliyeti. Nakşa bak!...
Göze bak! Bir anda yıldızları seyreder. Kulağa bak! İki kulaktır, bir sesi duyar. İki göz binleri görür.
Başın üstündeki saç bir süstür. Peki dilin üstünde, avucun içinde olsa süs olur mu? Kadının saçı yüzünde yoktur. Erkeğin yüzünde sakal vardır. Allah kadınla erkeği bir yaratmamış, farklı farklı yaratmıştır. Bütün dünyanın aklı bir olsa, anne sütü gibi, yenilen çeşitli gıdayı o şekilde süt haline getirebilir mi?
Allah'ı tanımak istiyor musun? O halde kendine bak, bin bir ism-i İlâhinin nakşını kendinde gör.
İşte insan bu şekilde Allahu Teâlânın üç çeşit âyinesidir: Zıddiyet itibariyle, Sıfat-ı selbiyeye âyinedir. Nümune itibariyle Sıfat-ı Sübutiyeye âyinedir. Nakış itibariyle bin bir ism-i İlâhinin âyinesidir.
İnsan, binbir esmâ-i İlâhiyenin nakşıdır, tecelliyatın merkezidir. Bütün kâinatın hülasasıdır. İnsan zîşuur olarak kâinattaki bütün ibadet ve tesbihatları görmek için bu dünyaya gelmiştir. Allahu Azimüşşan da bu mektubu yazmıştır. En başta kendisi okumak istiyor. İnsan da günde beş vakit, bütün mevcudatla beraber, Allahu Teâlanın huzurunda duracak, bütün âzâları ve duygularıyla resm-i geçitte bulunacaktır. Bu duygulara, bu inanca sahip olan insan, kendisini ve mevcudatı yaratan Rabbü'l âlemine şükreder, münacatta bulunur: *"Ben mahlukum, Sen Halık'sın. Ben merzuk'um, Sen Rezzak'sın"* der ve kulluğunu ilan eder. İşte hayatın en büyük lezzeti budur. Bazı sahabeler bu sırrı kavradığı için bazan sabaha kadar secdede kalırlardı. Ârif-i Billah, aczde, münacaatta lezzet bulur. Havf ve reca dengesini muhafaza eder. Ya Rabbinin azabından korkar, lezzet alır, ya birdenbire kalbi coşar zikirle lezzet alır.
Burhan Bozgeyik / Millî Gazete
|